Çok kullandığımız bazı Arapça isimlerin anlamları ilginç geldi: Ahmet, övgüye değer; Ayşe, canlı ve iyi; Fatma, kaçınan, uzak duran; Halil, arkadaş; Leyla, gece; Nedim, sofra arkadaşı; Talat, şanslı,talihli; Tarık, kapıya vuran; Abdül, uşak demekmiş. (Yani Abdül Tarığa bir bakıver dediğimizde, uşağım biri kapıyı çalıyor, bir zahmet açıver demek istemiş de olabiliriz)
Bir de çok duyduğumuz İngilizce isimlerin anlamlarını kurcalayalım, onlar da oldukça eğlenceli: Alfred, barış (O zaman niye Nobel barış ödülü veriyorlar, al sana bir Alfred Nobel deseler olmaz mı yani); Clinton, zirvede yerleşim (acaba başkan olmadan soyadını mı değiştirdi, yoksa alın yazısı mı); Edgar, kutsal mızrak; Graham, gri ev (Acaba Graham Bell bir kızılderiliydi de onu “gri evin zili” diye mi çağırıyorlardı); Oscar, Tanrının mızrağı (Bu ödülü alanlar çok sevindirik olup, ellerini kollarını sallıyor, inşallah Oscarlarını seyircilere denk getirmezler); Brenda, kılıç; Howard, cesur yürek; Henry, evin reisi demek iken,


Latince kökenlilere bakmazsak olmaz: Caesar (bildiğimiz Sezar), kıllı demekmiş (tüm karizma gitti işte); Candice, beyaz; Cecil – Sheila, kör (acaba doğuştan kör olanlara koydukları bir isim mi?); Dexter, sağlak; Francis – Frank, Fransız; Justine, adil,dürüst; Mercedes, merhamet (meğer o kaba baskıcı görüntüsünün altında masum bir yürek taşıyormuş); Paul, alçak gönüllü (çok eski bir Amerikalı müdürüm prematür doğmuştu herhalde, çünkü gönülsüz bir alçaktı); Romeo, Romalı (Kusura bakmayın, Romeo Perihan demeden edemeyeceğim);
Romeo & Juliet
Rufus, kızıl; Ursula – Orson, küçük ayı (Orson Welles, doğuştan iri yarıymış galiba ama Ursula Andress’in herhalde babaannesinin adıydı); Silvia, odun dersek ayıp olur ağaç, koru falan diyelim ve artık kabak tadı veren bu konuyu, Orson Welles’e de gereken saygıyı göstererek burada kapatalım.