Archive for March, 2007

Şok Terapisi

Nedir şok terapisi? Psikiyatride, tedavi amacıyla kişinin bilinçli ve kontrollü bir şekilde şoke edilmesidir. Tıp alanındaki araştırmalar göstermiştir ki insanoğlu kazalar, ani hastalıklar gibi beklenmedik ve birdenbire ortaya çıkıp kaybolan gelişmelerden sonra, önceden yaşadıkları hayatlarından farklı biçimde yaşamaya başlıyorlar.
Eski Roma devrinde bile bu amaçla hastalara elektrik balığı ile elektroşok uygulandığı bilinmekte. Hernekadar şok terapisinin vücuttaki çalışma mekanizması tam olarak çözülmemişse de, yaşanan ani şok durumundan sonra vücudun bir savunma mekanizması geliştirdiği ve iyileşme yönünde adım attığı tahmin ediliyor. Tedavinin işe yaradığı hastaların çoğunun terapi sürecine dair herhangi bir şey hatırlamamaları, bu savunma mekanizması ve iyileşme kuramını destekler nitelikte.

Şok terapisine hazır mısınız ?

YouTube Preview Image

Terli düşünceler (ya da transpirasyonun inspirasyonu)

terlemekTerlemeyi seviyor musunuz ? Alışmaya başlasanız iyi olur, terleyeceğimiz günler yaklaşıyor. Pek çok insan terlemekten şikayetçidir ama, evrimin biz insanlara bağışladığı en güzel yeteneklerden biridir terlemek. Kurcalama.com yazarlarından biri olarak araştırmacı blogculuk örneği vererek sauna ziyaretlerimden birinde yanıma çiğ bir yumurta aldım. Sauna 90 dereceye ısıtılmıştı. 15 dakika sonra yumurta taş gibi oldu. Ben olmadım. Neden? Çünkü terleyebiliyorum. Yumurtanın vücut ısısını sabit tutabilmesi için kütlesiyle orantılı bir hesapla 3,5 ml. ter atması gerekiyordu. Ama yapamadı. Yumurta kendi başına zaten hiç bir şey yapamaz, kendi kabuklarını bile kendi soyamaz.
Terlemek çok etkili bir serinleme yöntemidir.Üstelik taze ter hiç kokmaz. Yoksa saunalarda kimse 10 dakika bile dayanamazdı herhalde. Terlemek konusunda düşünceler üretebilmemiz bile bu mükemmel klima aygıtı sayesinde. Çünkü beynimiz aşırı ısınmadığı sürece işleyebiliyor, sıcaklığı normal ısısının 3 derece üstüne çıktığı anda su kaynatıyor.
“Hayvanlar gibi terlemek”, ya da “Yemezler, hayvan terli” terimlerini kim icad ettiyse de fena halde faka basmış, çünkü hayvanların içinde “terliyor” diyebileceğimiz kadar terleyen hayvan yok! Atların vücudu parlar ama, öyle aman aman terlemezler, köpekler dillerini çıkararak serinler, zavallı balıklar ise terlemeyedikleri için çok utandıklarından sudan çıkamazlar.
Peki ya hayvanların kralı denen aslan? Onun da klima tesisatı yok. Kısa bir süre bir antilop kovalasın, hemen harareti çıkar ve dinlenmek zorunda kalır.
Buna karşın insanın seçme şansı var. Yorulduğunda dinlenebilir ama buna mecbur değildir. Parıl parıl parlayan güneşin altında , bir açıkhava restoranında oturup kendimize bir antilop bifteği ısmarlayabiliriz. Yani işi bu kadar ilerletmiş durumdayız. Beslenme zincirinin en tepesinde yer almamızı da terleyebilmemize borçluyuz.
Terlemek sadece Santigradımızı değil Santimetremizi de etkilemekte. Birinin kokusunu iyi alıp alamamamızı ikinci tür ter bezlerimiz belirler o da kıllarımızın altındakilerdir. Terimizin uzun süre kokmamasını sağlamak için vücudumuzun en çok terleyen bölgelerinde kıllar vardır. Kafamızda, koltukaltlarımızda, bacaklarımızın arasında. Birinin kokusunu aldığımızda onun genetik kaynak kodunu da algılıyoruz. Diyelim ki bir büyükanne, yeni doğmuş torununu henüz görmemiş ve koklamamış olsa dahi, hastanenin yenidoğan bölümünde kendi torununa ilk giydirilen kıyafetlerin hangileri olduğunu koklayarak anlayabilir-çılgınca geliyor insana değil mi?
hırsız

Terlememizle aslında gurur duymamız lazım ama onun yerine ne yapıyoruz ? Deodorantlar, parfümler alıyoruz. Parfümün içinde neler var? Mesela amber. Nedir amber? Kaşalot kusmuğu. Mesela misk. Nedir misk? Misk geyiğinin başka bir salgısı! Biraz daha kesin bir dille: idrarı ! Bunlar parfüm sanayiinde kullanılan hayvansal salgılardan sadece ikisi. Özetleyecek olursak:İnsanlar koltukaltlarının insan gibi kokmasından utanıyorlar ve bir geyiğin apışarası gibi koktuklarında daha çekici olduklarına inanıyorlar. Acaba geyik muhabbeti dediğimize geyikler ne diyordur ?

Toplarla piano çalmak…

Daha önce piyanoyu ayak ve burunla çalanı görmüştüm ama toplarla vurarak hem çalıp hem de jonglörlük yapmak kolay iş değil…
http://video.google.com/videoplay?docid=-8749200027825422417

Bulutlarda yolculuk: Millau Viyadüğü

Beton ve çeliğe sıradışı bir estetik katan ve devasa mimari projeleri bir şekilde çevreye uyumlu hale getiren İngiliz mimar Norman Foster’in kısa bir tanıtımını önceki yazıda yapmıştık. Şimdi de Fransa’nın İspanya sınırına yakın Millau vadisinde, tasarımını Michel Virlogeux, mimarlığını kendisinin yaptığı dünyanın en yüksek viyadüğüne bir göz atalım.

Havadan görünüş
Yapımına 2001′de başlanıp 2004′de hizmete giren viyadüğün uzunluğu 2460 metre, yolun alttaki Tarn nehrinden yüksekliği ise 270 metre. İstanbul’daki İşbankası kulesinin 180m olduğunu, tartışmalı Dubai kulelerinin de 300m olacağını düşünürseniz, böylesi bir yükseklikten arabayla geçmenin nasıl bir şey olduğu gözünüzde daha iyi canlanır sanırım. Resimdeki gibi bulutların arasından arabayla süzülmek çok hoş gözüküyor ama köprünün yapımı sırasında sisli havalar inşaatı oldukça aksatmış.

Bulutların arasında arabayla süzülmek
Viyadüğün en yüksek noktası, 245m lik ayağın üstüne, yolu taşıyan çelik halatların olduğu 89m.lik kesimi de eklerseniz 344m.yi buluyor. Uzaktan bakıldığında yelkenli bir gemiyi andıran köprüyü 7 ayak taşıyor. Dıştakiler hariç ayakların arası 342m, otoyolun genişliği 32m ve köprü kalınlığı da 4m. 120 yıl ömür biçilen köprünün maliyeti 400 milyon avro ve yapımı üstlenen Eiffage şirketi yatırdığı parayı, ort. 6 avroluk geçiş ücretiyle 2080 yılına kadar geri alacak. Günlük 10.000-25.000 arası araç trafiğiyle ne kadar para kazanacaklarının hesabını size bırakıyorum.

Yelkenler fora

Fotoğraf: Joël Berthonneau

Köprünün yapım detaylarını ve sonrasını 500′e yakın fotoğraftan takip etmek isteyenlere burayı tavsiye ediyorum.

Düzenli olmayanın UWB’si var

Değerli arkadaşım meb’in bir önceki maddesine istinaden, popular science dergisinin bu ayki sayısında çıkan ve yakın gelecekte her türlü kabloyu masa altına süpürme ve onlarla ilgili websitesi kurma zahmetlerini sadece hoş bir seda olarak anılarımızın tozlu nostalji sayfalarına gömmemize sebep olacak UWB (Ultra Wide Band) teknolojisinden bahsetmek istiyorum. İsmi kendinden menkul olduğu için bunu bir reklam olarak görmemenizi rica ettiğim Toshiba’nın Protégé R400 modelinde uygulanmaya başlanan UWB teknolojisi ile bilgisayar, ikinci bir monitör de dahil olmak üzere her türlü donanımla ve gereçle, geniş bir dizindeki düşük güçlü radyo sinyalleri vasıtasıyla bağlantı kurmakta, ve bunu 10 metreye kadar mesafede Wi-Fi’den 10 kere daha hızlı yapabilmekte.
Epey bir süredir çip üreticileri tarafından bu tür donanımı standartlaştırmak üzere yapılan görüşmeler nihayet olumlu sonuçlanınca, UWB teknolojisi bu sene raflarda görülmeye başlanacakmış. UWB ile bilgisayarımız hoparlörlerine, kameramız bilgisayarımıza, hoparlörler müzik setine zahmetsiz ve kablosuz olarak bağlanacak.
UWB’nin Wi-Fi’nin yerini almasından ziyade ikisinin birbirini tamamlamasının planlandığı bu yöntemle, bilgisayarın etrafındaki donanımla bağlantısını UWB ile; ofisin, evin veya binanın tamamı ile bağlantısını da Wi-Fi ile yapması öngörülüyor. UWB ile bağlantı kurmak üzere halihazırda üretilmiş olan birkaç cihaza bakacak olursak :

V610

Kameralar: UWB ile ilgili herhangi bir özel planı henüz yürürlüğe koymadığını açıklayan Kodak’a karşın, UWB çipleri üreten Alareon’un, V610 adını verdiği demo modeliyle 6mb’lik bir resmi PC’ye aktarmak tamı tamına 1 saniye sürüyor.

Telefon ve PDA’lar : UWB ile telefon ve PC bağlantısı da

PDA

otomatik hale gelecek; yine Alareon, PDA’ya UWB özelliği katan bir adaptörün prototipini üretmiş durumda, Stonestreet ise senkronizasyon için bir yazılım çıkarmış bile.Hoparlörler: Halihazırdaki kablosuz hoparlör sistemleri,

speaker

iletişim için kendi şirketlerine ait ürünlerin protokollerini kullanmakta, ancak Radiient’in ürettiği bu hoparlörleri, gelecekte UWB ile donatılmış televizyonumuza veya müzik setimizden ses almak için herhangi bir kurulum gerektirmeden örneğin evin içinde istediğimiz yere koyup, aynı ses kalitesinin keyfine varabileceğiz.Acaba biri bu şirketlerden birisini arayıp, “peki elektrik kablosu ne olacak” diye sorarsa nereye takmamızı tavsiye ederler, işte onu merak bile etmiyorum.

Var mı düzenli olmak gibisi…

Sanırım bilgisayar kullanan herkesin ortak derdi masalarının dar gelmesidir. Çoğu zaman bir kağıt koyacak yer bile bulunmaz, ordan burdan kablolar çıkar, yerlerde fişler kablolar sandalyeye dolanır, masa üstünde zaten yer yoktur, üstelik teknolojiyle paralel masaüstüne konması gereken yeni yeni zamazingolar çıkar. İstediğiniz kadar düzenli ve tertipli olun bu kablo ve alet keşmekeşinden kurtulamazsınız. Bu konudan artık illallah diyen bazıları çözümü masaüstünü, masaaltına almakta bulmuşlar. Fena da olmamış, benzer şikayeti olan ve elinden biraz da iş gelenler için güzel bir çözüm. İşte masa üstü:

masa üstü

Bunlar da masa altına süpürülenler:

masa altı

Nasıl yaptığını ayrıntılarıyla anlatmış, başka çözümler bulanlar da kendi masalarının fotoğrafını yollamış. Siz de kendinize göre bir sistem geliştirip, bu düzenli arkadaşların arasına katılmak isterseniz, siteyi buradan ziyaret edebilirsiniz.