Burun Akar Türk Bakar
3-4 gündür ben de etraftaki pek çok insan gibi mendillerle peçetelerle geziyorum. Doktora gitmeye hiç gerek yok çünkü soğuk algınlığı ile doktora gidenler de, doktor da biliyor ki, insanoğlu Mars’a uydu fırlatıyor (bu arada Rosetta uzay aracı saatte 30.000 km. hız ile şu anda Mars’ın çevresini turluyor), anne karnındaki bebeğe kalp ameliyatı yapabiliyor, ama soğuk algınlığına karşı bir şey yapamıyor.

Bu durumda doğrudan eczanenin yolunu tutuyoruz. Buradan aldığımız ürünlerin de genelde plasebo etkisinden başka bir yardımı olmuyor. Reçete gerektirmeyen bu ürünlere eczacı jargonunda OTC (ing. Over The Counter, “tezgahın üstünde, hemen hazır olan” gibi bir terim) denmekte. İnsana “işe yaramayacağını biliyorum, ama ben bu masrafa değerim” hissini yaşatarak, psikolojik yardımda bulunuyor. Üstüne de mümkünse soğuk algınlığı ile hiç bir alakası olmayan aspirin ve bir kutu da (normal bir sebze meyve takviyeli beslenme ile yeterince alabileceğimiz ve fazlasının da zaten vücuttan atıldığı) C vitamini olursa oh ne ala.
Belki de hepimizi yanıltıp, çare bulunmamasına rağmen olmadık çözüm arayışlarına iten “ilaçla bir haftada, ilaçsız yedi günde geçer” varsayımıdır. Çünkü soğuk algınlığı bazen üç günde de kendiliğinden geçebilmekte. İşte reçetesiz ürünleri, nane limon çaylarını ve diğer kulaktan dolma, nineden kalma ev tariflerini de kutsallaştıran bu fark.
Hiç birşey yapamamak bizi çileden çıkartıyor. Nefes alıp veriyoruz, hapşırıp, sümkürüyoruz, tavuk suyuna çorba içiyoruz. Ama birşey yapamıyoruz. Şimdiye kadar tavuk suyuna çorba, nane limon tabletleri veya damlalarının çıkmamış olması da hayret verici.
Son yılların en büyük vurgununu yapan ürünlerden biri de deniz suyu veya okyanus suyu spreyleri. Denizin gücü. Brehh yani, atalarımız evrim geçirdi diye burnumuzu uzun süre denize sokamıyorsak, biz de denizi burnumuza sokarız, di mi. Ancak bu deniz suyunun da nereden geldiği önemli, içinde akıntısız denizlerin cıvası mı var, Antalya plajlarındaki çocuk pipileri ne kadar katkıda bulundu, bilmek lazım.
Bir satış taktiği olarak, bu okyanus suları hep küçük miktarlardaki şişelerde satılıyor. Yoksa okyanusa açılan, ya da yazın plaja giden her kişinin aklına “yaw gelmiken kış için tedbir niyetine doldurayım bir şaşal şişesi” demek gelebilir. Bir de şöyle düşünebiliriz; peki bu okyanus sularının da, şarap degüstatörleri gibi uzman tadımcıları var mıdır? Bu kişiler herhangi bir Pasifik sonbahar akıntısı suyunu, Cebelitarık’tan geçip kendini Atlantiğin serin sularına bırakmış ve oksijen dumuruna uğramış bir sudan ayırtedebilirler mi?
Kesin olan bir şey var; burun akıntısını sulandırdıktan sonra hönkürürken, mendil daha fazla doluyor, bu da en azından görsel olarak bizi “daha fazla mikrop attım” hayaline kaptırıyor. Ah, o çaresiz günlerin küçük umut ışığı, yaşam sevgisi dolu sümüksüz günlerim dedirtiyor.
Nihayet, her soğuk algınlığından sonra olduğu gibi, bu durumdan kurtulmaya başladığımızda ve selpakların içinden bize bakan son mikroplara da yavaş yavaş veda ederken, etrafımızda hapşuran birini gördüğümüzde “çok yaşa!” demek, aslında “kolay gelsin!” demek yerine geçiyor.
Çok yaşa deyince aklıma geldi, kimi insan çok yaşa demeyi uygun bulmaz “iyi yaşa” der, geçenlerde de Güneydoğulu bir arkadaşla konuşuyorduk, dedi ki; bizim orada hapşurana “çok yaşa” dersen cevap olarak “karışma lan allahın işine” cevabını alırsın !!
