Archive for February, 2007

Nereye Kadar ?

Dünyanın oluşumundan bugüne kadar geçen süre ile, insanoğlunun ortaya çıkışından bugüne kadar geçen süreyi kozmik takvim başlığında incelediğimizde yaşlı dünyamızda ne kadar yeni olduğumuzu görmüştük. Bu kısa zaman diliminde yeryüzünde bulabildiğimiz her türlü hammaddeyi kendi ihtiyaçlarımız için tepe tepe kullandık. Peki nereye kadar?
Isınmadan tutun da barınmaya vs. her türlü günlük ihtiyacımızda artık onlarsız yapamayacağımızı düşündüğümüz ürünleri elde ettiğimiz hammaddeleri bugünkü hızıyla kullanmaya devam edersek, kaç yıl sonra tükeneceklerine dair bir çalışmayı burada paylaşmak istiyorum, isim olarak hepsini biliyoruz, ancak bir kimyager olmadığım için de kullanım alanları bariz olanlar (demir, petrol, doğalgaz gibi) haricindekilere kısa hap bilgiler ekledim. Bakalım insanoğlu eğer dünyayı kendi başına yıkmayı başaramazsa ve alternatiflerini üretemezse bu değerli hammaddelere kaç yıl sonra veda edecek :

1- Krom, 350 yıl sonra (paslanmaz çelik, korozyon önleyici, tuğla)
2- Demir, 300 yıl sonra
3- Mangan, 250 yıl sonra (çelik üretimi, tıp, demiryolu makaslarının ve kasaların yapımında, ayrıca seramik sanayiinde)
4- Linyit, 230 yıl sonra
5- Taşkömürü, 200 yıl sonra
6- Nikel, 160 yıl sonra (Bakır-nikel alaşımlarından yapılan tüpler, deniz suyundan tatlı su elde edilen tesislerde kullanılır. Madeni paraların, nikel-kadmiyum pillerin ve zırh kaplamalarının yapımında da yararlanılır, kimya sanayiinde, elektrikli aletlerde, petrol sanayiinde ve mutfak aletleri yapımında kullanılır)
7- Kalay, 120 yıl sonra (Metalleri aşınmaya karşı korumak amacı ile kaplanmasında, düşük sıcaklıkta süperiletkenlik özelliği nedeniyle, mıknatıs yapımı gibi bir çok uygulamada)
8- Kurşun, 90 yıl sonra (Otomotiv, makina imalatı, inşaat, ambalaj, matbaa)
9- Bakır, 90 yıl sonra (elektrik-elektronik sanayii)
10- Doğalgaz, 75 yıl sonra
11- Petrol, 45 yıl sonra

benzin yok

12- Çinko, 45 yıl sonra (Otomotiv, elektrik, donanım, Çinko oksit; boya, yazıcı mürekkepleri, sabun, tekstil ürünleri, elektronik aletler, kauçuk yan ürünleri, yer kaplamaları, plastik ve kozmetik ürünler gibi günlük yaşamımızın çeşitli tamamlayıcılarında karşımıza çıkmakta)
13- Civa, 35 yıl sonra (Termometrelerin, barometrelerin, difüzyon pompalarının ve daha birçok laboratuvar gerecinin yapımında kullanılır. Civa buharlı lambaların ve reklam ışıklandırmalarının, cıvalı şalterlerin, diş hekimliğinde kullanılan bazı karışımların, koruyucu boyaların, böcek öldürücü ilaçların ve pillerin yapısında da bulunur)

Yüz verme arsız olur, az verme hırsız olur.

Yukarıdaki özdeyişi icad eden atalarımız şu gösteriyi yapan eğer kendi oğulları olsaydı “aferin bana, iyi ki aç bırakmışım oğlanı” derlerdi. İşbu maddedeki görüntüler kesinlikle akıllara zarar. Gösterinin başrolündeki amcanın lakapları arasında “Avrupa’nın en iyi hırsızı”, “Hırsızların prensi” vs. var. El çabukluğu marifet şeklinde kelimenin tam anlamıyla  adamı donuna kadar soyma “yeteneklerini” geliştirene kadar kimbilir kaç garibanın canını yaktı. Yaktı ama, ateş de düştüğü yeri yakar; belki zamanında bu “prens” tarafından öpülmüş olanlar ekran başında oturmuş bu programı seyrederken “yaw, adamın yüzü hiç yabancı gelmedi, cüzdanımın çalındığı gün bana saati soran bu değil miydi ?” demişlerdir. Bence 40 altın mı 40 kırbaç mı kategorimizde, senenin oscar’ını kimseye bırakmayacak bir şahsiyet.

YouTube Preview Image

Burun Akar Türk Bakar

3-4 gündür ben de etraftaki pek çok insan gibi mendillerle peçetelerle geziyorum. Doktora gitmeye hiç gerek yok çünkü soğuk algınlığı ile doktora gidenler de, doktor da biliyor ki, insanoğlu Mars’a uydu fırlatıyor (bu arada Rosetta uzay aracı saatte 30.000 km. hız ile şu anda Mars’ın çevresini turluyor), anne karnındaki bebeğe kalp ameliyatı yapabiliyor, ama soğuk algınlığına karşı bir şey yapamıyor.

çözüm

Bu durumda doğrudan eczanenin yolunu tutuyoruz. Buradan aldığımız ürünlerin de genelde plasebo etkisinden başka bir yardımı olmuyor. Reçete gerektirmeyen bu ürünlere eczacı jargonunda OTC (ing. Over The Counter, “tezgahın üstünde, hemen hazır olan” gibi bir terim) denmekte. İnsana “işe yaramayacağını biliyorum, ama ben bu masrafa değerim” hissini yaşatarak, psikolojik yardımda bulunuyor. Üstüne de mümkünse soğuk algınlığı ile hiç bir alakası olmayan aspirin ve bir kutu da (normal bir sebze meyve takviyeli beslenme ile yeterince alabileceğimiz ve fazlasının da zaten vücuttan atıldığı) C vitamini olursa oh ne ala.
Belki de hepimizi yanıltıp, çare bulunmamasına rağmen olmadık çözüm arayışlarına iten “ilaçla bir haftada, ilaçsız yedi günde geçer” varsayımıdır. Çünkü soğuk algınlığı bazen üç günde de kendiliğinden geçebilmekte. İşte reçetesiz ürünleri, nane limon çaylarını ve diğer kulaktan dolma, nineden kalma ev tariflerini de kutsallaştıran bu fark.
Hiç birşey yapamamak bizi çileden çıkartıyor. Nefes alıp veriyoruz, hapşırıp, sümkürüyoruz, tavuk suyuna çorba içiyoruz. Ama birşey yapamıyoruz. Şimdiye kadar tavuk suyuna çorba, nane limon tabletleri veya damlalarının çıkmamış olması da hayret verici.
Son yılların en büyük vurgununu yapan ürünlerden biri de deniz suyu veya okyanus suyu spreyleri. Denizin gücü. Brehh yani, atalarımız evrim geçirdi diye burnumuzu uzun süre denize sokamıyorsak, biz de denizi burnumuza sokarız, di mi. Ancak bu deniz suyunun da nereden geldiği önemli, içinde akıntısız denizlerin cıvası mı var, Antalya plajlarındaki çocuk pipileri ne kadar katkıda bulundu, bilmek lazım.
Bir satış taktiği olarak, bu okyanus suları hep küçük miktarlardaki şişelerde satılıyor. Yoksa okyanusa açılan, ya da yazın plaja giden her kişinin aklına “yaw gelmiken kış için tedbir niyetine doldurayım bir şaşal şişesi” demek gelebilir. Bir de şöyle düşünebiliriz; peki bu okyanus sularının da, şarap degüstatörleri gibi uzman tadımcıları var mıdır? Bu kişiler herhangi bir Pasifik sonbahar akıntısı suyunu, Cebelitarık’tan geçip kendini Atlantiğin serin sularına bırakmış ve oksijen dumuruna uğramış bir sudan ayırtedebilirler mi?
Kesin olan bir şey var; burun akıntısını sulandırdıktan sonra hönkürürken, mendil daha fazla doluyor, bu da en azından görsel olarak bizi “daha fazla mikrop attım” hayaline kaptırıyor. Ah, o çaresiz günlerin küçük umut ışığı, yaşam sevgisi dolu sümüksüz günlerim dedirtiyor.çok yaşa
Nihayet, her soğuk algınlığından sonra olduğu gibi, bu durumdan kurtulmaya başladığımızda ve selpakların içinden bize bakan son mikroplara da yavaş yavaş veda ederken, etrafımızda hapşuran birini gördüğümüzde “çok yaşa!” demek, aslında “kolay gelsin!” demek yerine geçiyor.
Çok yaşa deyince aklıma geldi, kimi insan çok yaşa demeyi uygun bulmaz “iyi yaşa” der, geçenlerde de Güneydoğulu bir arkadaşla konuşuyorduk, dedi ki; bizim orada hapşurana “çok yaşa” dersen cevap olarak “karışma lan allahın işine” cevabını alırsın !!

Gerçekten mi?

Birisi ortaya bir şey atar, biraz inanılmazdır, doğruluğunu da kestiremeyiz. Tam ikna olmayız ama “Gerçekten mi?” diye de sorarız, sanki karşımızdaki işin aslını biliyormuş gibi…Gelin bazı rivayetlerin doğruluğunu kurcalayalım…

  • Öldükten sonra saç ve tırnaklar uzamaya devam eder! Yanlış. Sadece bir göz aldanması. Ölümden sonra vücut çok hızlı bir su kaybına uğrar ve deri büzüşerek geri çekilir. Saç ve tırnaklar da iyice ortaya çıkarak uzamış gibi görünür.
  • Tavuklar kafaları kesildikten sonra yaşamaya devam eder! Doğru. Hem de öyle bir kaç dakika falan değil. Çünkü tavuğun beyninin, reflekslerini kontrol eden kısmı kafası kesildikten sonra vücutta kalır. Bu konudaki rekor kafasız bir şekilde 18 ay yaşayan bir tavuğa ait. Neyse ki gerçekten bir kuşbeyinliydi.
    Tavuk suyu çorbası
  • Tavuk çorbası soğuk algınlığına iyi gelir! Laf tavuktan açılmışken çorbasını pas geçemezdik. Bütün dünyadaki annelerin bir bildiği var herhalde. Çünkü tavuk suyundaki bazı maddelerin anti-enflamatuar özelliklere sahip olduğu bulunmuş. Bu da tıkalı burunları açmak için bire bir. Tarifi için resme tıklamanız yeterli…
  • Uzayda yerçekimi yoktur! Yanlış. Bunun suçlusu “sıfır yerçekimi” terimi. Yerçekimi her yerde vardır, uzayda bile. Siz astronotların uzay boşluğunda havada asılı durduklarına bakmayın, aslında onlar dünyaya doğru bir “serbest düşüş” halindeler. Dünyadan çok uzak oldukları için sadece yerçekiminin etkisi azalmıştır ama tam olarak yoktur denilemez. Örneğin, genelde uyduların olduğu, dünyadan 400 km.lik bir mesafede yerçekiminin %90′ını hissederler.
  • Esnemek bulaşıcıdır! Evet, inkar edilemez bir gerçek. Belki bunu okurken bile esneyeceksiniz. Ama bunun neden böyle olduğu tam olarak bilinmiyor. Şempanzeler bile bir diğeri esnerken esnemeye başlıyorlar.
  • Köpeklerin ağızları insanlardan daha temizdir! Doğru. Gördükleri herşeyi yalamalarına rağmen köpeklerin ağzı bilimsel olarak daha sterildir. Ama aslında ağızdaki bakteriler canlı türlerine göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla bir türün diğerinden daha temiz olduğu söylenemez, sadece farklıdırlar.
    Şapır Şupur
  • Güney yarıkürede sular ters yönde döner! Klozet ya da lavabodaki suların boşalırken ne yöne döneceğinin ne dünyanın dönüşüyle ne de yarıkürelerle alakası vardır. Tamamen suyun boşaldığı yerin şekliyle ilgilidir. Farklı lavabo, küvet vs.de kendiniz de deneyebilirsiniz.
  • İnsanlar beyinlerinin yalnızca % 10′unu kullanırlar! Neredeyse 100 yıllık bir şehir efsanesi daha. Neyse ki doğru değil. Alttaki güzel MR taramasındaki renkli yerlerden de görüleceği gibi, insanlar serebral kortekslerini gayet iyi kullanırlar. Bu arada resimde emeği geçen Türk bilimadamına da dikkatinizi çekerim. Benim naçizane fikrim de vaktimizin yalnızca % 10′unu doğru kullanıyoruz. Çoğu zaman TV karşısında gereksiz programlarla resmen şu dünyadaki kısıtlı zamanımızı öldürüyoruz. Bunu iyi kullanalım yeter. Kortekste sorun yok, o uyurken bile tam kapasite çalışıyor.
    Serebral Korteks
  • Foto: National Institute of Biomedical Imaging and Bioengineering and Dr. Kamil Ugurbil, University of Minnesota.

Kıyamet Senaryoları

Nuh tufanı, Nuh’un gemisi ve gemideki canlı türleri nedense pek ilgimi çekmez, ama benim asıl merak ettiğim, denizler çekilince ortaya nasıl bir manzaranın çıkacağı ve artık yürüyerek geçilebilen denizler, göller olmuştur. Neyse sonunda bu merakımı küçük bir program sayesinde giderdim. Önce Avrupa ve çevresinin şu anki görüntüsüyle başlayalım.

Avrupa

Sonra denizler 100 metre çekilince nasıl bir görüntü ortaya çıkacak ona bakalım.

Denizler 100 m çekilince

Görüldüğü gibi İngiltere artık bir ada değil, İskandinav ülkeleri ve Rusya, topraklarını oldukça büyütüyor. Şimdi de biraz abartalım, denizler 250 metre çekilirse neler oluyor görelim.

Denizler 250 m çekilince

Artık Akdeniz’e Akgöl, Karadeniz’e Karagöl, Marmara denizine de gölet denmeye başlıyor. Avrafrika kıtasından bahsedenler oluyor. Vikingler İngiltere ile sınır kavgası yapmaya başlıyor.Şimdi de tersini düşünelim. Küresel ısınmayla buzulların eriyip denizlerin bir kaç metre yükselmesi zaten beklenen bir şey. Bakalım denizler 100 metre yükselince neler oluyor, hangi ülkelerin denizciliği gelişiyor.

Denizler 100 m yükselince

Bizi fazla etkilemiyor ama Rusya’nın ciddi bir toprak kaybı olduğu görülüyor. İskoçlar fırsatı değerlendirip bağımsızlıklarını ilan ediyorlar. Almanya’nın bir kısmı ve Benelux ülkeleri de tarih kitaplarında Atlantis’le beraber anılmaya başlanıyor. Acaba bu yüzden mi Türkiye’den ev alanların çoğu Alman, İngiliz ve Hollandalı… Son olarak da, olacak şey değil ama denizlerin 250 metre yükseldiğini varsayalım.

Denizler 250 m yükselince

Artık Avrupa ve Rusya diye bir yer kalmıyor, tabii İstanbul da… Ama ülkemiz kapı gibi yerinde duruyor ve biz de Avrupalılık çelişkisinden kurtulup Asyanın gelişmiş ülkelerinden sayılıyoruz, hatta futbol, basketbol gibi çoğu sporda Asya şampiyonu olmuşuz. ABD, Irak’ta boğulup gidiyor, Karadenizin suyu çok soğuyor ama balık bollaşıp ucuzlayınca, protein ihtiyacını gideren milletimizin kafası daha iyi çalışmaya başlıyor. Ortalık güllük gülistanlık oluyor.

Norman Foster mimarisi

Olağanüstü Yapılar kategorisi için düşündüğüm şeylere bakınırken karşıma hep aynı isim çıktı. Bugün 72 yaşında olan ama yüksek teknoloji gerektiren modern yapıların ruhu genç İngiliz mimarı Norman Foster ve şirketi Foster & Partners. 1983′den itibaren topladığı ödüllerle 1990′da Sör ünvanını, 1999 yılında da mimarlığın Oskarı sayılan Pritzker ödülünü kazanmış. Londra, Berlin ve Singapur ofislerinde 500 den fazla çalışanıyla, New York’un yeni ikiz kulelerinden yeni Wembley stadyumuna, Kazakistan’daki Barış ve Uzlaşı sarayından (bir Türk şirketiyle ortak proje), Hong Kong ve Londra havaalanlarına kadar yüzlerce önemli işe imza atan mimarlık şirketinin hangi işini tanıtacağıma karar veremedim. En önemli özellikleri yüksek teknolojili yapı elemanlarıyla, iç mekanları kolonlarla bölmeden ferah, aydınlık ve çevre dostu tasarımları. Swiss Re Bunlardan birini tanıtarak yazıya başlayalım. Artık Londra’nın sembolleri arasında gösterilen ve gökdelenlere karşı olanların görünümünden dolayı “turşuluk hıyar” dedikleri (nedense bana da pırlantalarla işlenmiş nükleer başlıklı bir füzeyi  çağrıştıran), 41 katlı ve 180 m yüksekliğindeki, “Swiss Re” sigorta şirketinin merkez binası aslında Londra’nın ilk çevre dostu gökdeleni. Ortaya doğru genişleyen aerodinamik yapısı ve camla kaplı cephesi sayesinde, klasik dikdörtgen gökdelenlerle karşılaştırıldığında büyük sıkıntı yaratan rüzgar koridorlarını engellemesi, doğal ışıktan ve havalandırmadan daha fazla yararlanması gibi faktörlerle binanın enerji tüketimi % 50′ye varan oranlarda azaltılmış. Rüzgar testi Aslında binanın spiral şekli de salatalıktan çok, doğaya uyumlu gözükmesi için bir çam kozalağını andırmakta. İç mekan alanı brüt 76000, net 42000 m2 olan binanın 24000 m2 lik dış cephesinde 5500 adet cam panel kullanılmış. Cephedeki diyagonal geçiş, üçgenler oluşturarak birbirine kenetlenen çelik elemanlarla mümkün kılınmış böylece iç mekanlarda kolon kullanmadan ferahlık sağlanmış. Cephedeki spirallik içeride de devam ediyor ve tüm katlarda yer alan spiral atriumlar her katta 5 derece dönerek üst kata çıkıyor ve ışıkkuyusu adı verilen bölmelerle doğal havalandırmaya yardımcı oluyor.Spiral boşluklar Atrium balkonuHer 6 katta bir oluşturulan bahçeler hem hareket halindeki havayı temizlemeye yardımcı oluyor, insanlara huzurlu bir dinlenme ortamı sağlıyor hem de yangına karşı binayı güvenli bölgelere ayırmış oluyor. Ayrıca binanın dışındaki çift camlı cephe ile ofislerin camları arasında kalan boşluk, ısıtma ve soğutmayı gerektirmeyen bir tampon oluşturuyor ve ofislerde kullanılıp atılan havayla ve gökdelenlerde olmayan bir şekilde hava şartlarına göre açılabilen dış cephe camları ile mevsime göre havalandırılıyor. Kolonsuz ofis

Binanın en tepesindeki kat ise bir lokanta olarak hizmet veriyor ve tüm şehrin 360 derecelik bir manzarasını sunuyor. Son olarak binanın geçen sene başka bir sigorta şirketine 600 milyon Pound’a (yaklaşık 1.6 milyar YTL) satıldığını ekleyelim.

Tepe katı