Archive for December, 2006

Müthiş bir film

Aşağıda gördüğünüz resim çeşitli ödüller alan bu müthiş filmden bir alıntı. Film, uzayın derinliklerindeki Golgi cisimciğinin dünyaya çarpmasını anlatan bir fantastik bilim-kurgu filmi değil tabii ki ama aslında bilimin ta kendisi. İsterseniz önce filmin 3 dakikalık, müzikli kısa veriyonunu seyredin. Bu filmin sizi kesmemesi lazım, o zaman aşağıyı okumaya devam edersiniz.
YouTube Preview Image
Harvard Üniversitesi Biyoloji Bölümünün, XVIVO animasyon firmasıyla birlikte yaptıkları 8 dakikalık bu gerçekten fantastik film, kan damarında bir lökositle başlıyor ve lökositin enfekte olmuş bir hücreye girişiyle bitiyor. Buradan seyredebileceğiniz bu asıl film açıklamalı ve daha ayrıntılı. Bunu da seyrettiyseniz gelelim, bir Türk olarak işin bizi iki kere gururlandıran tarafına…
motor protein
1 – Eğer filmi seyrettiyseniz, mikrotübül üzerinde vesikülü taşırken gördüğünüz motor proteinlerin, havaya kaldırdığı ellerinin üzerindeki devasa kargoyu nasıl zorlukla küçük adımlar atarak taşıdığını görmüşsünüzdür. Aslında çok hızlı, hızlı da laf mı, saniyede yüz adım atarak taşıyorlarmış. İşte bu taşıma işinin sürünerek değil de, adımlar atılarak yapıldığını 2003 yılında geliştirdiği FIONA tekniğiyle ispatlayan kişi Ahmet Yıldız. Bu buluşuyla 2003′de seçkin öğrenci ödülünü, 2006′da da genç bilimadamı ödülünü almış. Wikipedia‘da İngilizce ve burada da Türkçe olarak ayrıntıları okuyabilirsiniz.

lökosit

Lökositin yani akyuvarın enfeksiyonlu hücreye girişi

2 – İş burada kalmıyor, gelelim ikinci gururumuza: Dünyanın saygın bilim dergilerinden The Scientist’de makaleleri yer alan Cömert Kural da, A.Yıldız’ın tekniğini kullanarak eski teoriyi çürüten önemli keşiflerde bulunmuş. Konuyla ilgili Türkçe haberi buradan, İngilizce özeti de buradan ve buradan okuyabilirsiniz.

16 dil bir arada

Eğer yabancı dillere merakınız varsa, biraz da ingilizce biliyorsanız Türkçe dahil 16 dilin temel cümle yapıları, sayılar, günler, örnek cümleler hatta bazılarında ciddi bir temel oluşturacak kadar bilgiye Indo-European Languages sitesinden ulaşabilirsiniz, bakmakta yarar var, TV karşısında vakit geçireceğinize kendiniz için iyi birşey yapmış olursunuz.

Örümcekler

30- Örümcekler böcektir.

Yılanlar kuşlarla ne kadar akraba ise, örümcekler de o kadar böcektir. Örümcekler ayrı bir canlı türü olan arachnidler sınıfındandır ve onları böceklerden ayıran birkaç farktan en önemli ve belirgin olan ikisi şunlardır:

Birincisi tüm böceklerde olan duyargaları (ya da “anten”leri) yoktur.

İkincisi böceklerin üç çift bacağına karşın onların dört çift bacağı vardır.

�rümcek - Böcek

Piramidler

29- En büyük piramidler Mısır’dadır.

Dünyanın en büyük piraimidi Meksika’da, Mexico City’nin 100km. güneydoğusundaki Cholula de Rivadabia’dadır. M.S. 2. ve 6. yüzyıllar arasında Quetzalcoatl adlı Aztek tanrısının onuruna inşa edilmiştir.

18 hektarlık yüzölçümü, 54 m.’lik yüksekliği ile toplam 3.3 milyon metreküplük hacmi olan bu bina, Mısır’daki Keops piramidinin hacminden yaklaşık 1 milyon metreküp daha büyüktür.

pyramid

İsimlerin anlamları

Çok kullandığımız bazı Arapça isimlerin anlamları ilginç geldi: Ahmet, övgüye değer; Ayşe, canlı ve iyi; Fatma, kaçınan, uzak duran; Halil, arkadaş; Leyla, gece; Nedim, sofra arkadaşı; Talat, şanslı,talihli; Tarık, kapıya vuran; Abdül, uşak demekmiş. (Yani Abdül Tarığa bir bakıver dediğimizde, uşağım biri kapıyı çalıyor, bir zahmet açıver demek istemiş de olabiliriz)
Bir de çok duyduğumuz İngilizce isimlerin anlamlarını kurcalayalım, onlar da oldukça eğlenceli: Alfred, barış (O zaman niye Nobel barış ödülü veriyorlar, al sana bir Alfred Nobel deseler olmaz mı yani); Clinton, zirvede yerleşim (acaba başkan olmadan soyadını mı değiştirdi, yoksa alın yazısı mı); Edgar, kutsal mızrak; Graham, gri ev (Acaba Graham Bell bir kızılderiliydi de onu “gri evin zili” diye mi çağırıyorlardı); Oscar, Tanrının mızrağı (Bu ödülü alanlar çok sevindirik olup, ellerini kollarını sallıyor, inşallah Oscarlarını seyircilere denk getirmezler); Brenda, kılıç; Howard, cesur yürek; Henry, evin reisi demek iken,

Graham BellUrsula Andress

Latince kökenlilere bakmazsak olmaz: Caesar (bildiğimiz Sezar), kıllı demekmiş (tüm karizma gitti işte); Candice, beyaz; Cecil – Sheila, kör (acaba doğuştan kör olanlara koydukları bir isim mi?); Dexter, sağlak; Francis – Frank, Fransız; Justine, adil,dürüst; Mercedes, merhamet (meğer o kaba baskıcı görüntüsünün altında masum bir yürek taşıyormuş); Paul, alçak gönüllü (çok eski bir Amerikalı müdürüm prematür doğmuştu herhalde, çünkü gönülsüz bir alçaktı); Romeo, Romalı (Kusura bakmayın, Romeo Perihan demeden edemeyeceğim);

Romeo ve Jülyet

Romeo & Juliet

Rufus, kızıl; Ursula – Orson, küçük ayı (Orson Welles, doğuştan iri yarıymış galiba ama Ursula Andress’in herhalde babaannesinin adıydı); Silvia, odun dersek ayıp olur ağaç, koru falan diyelim ve artık kabak tadı veren bu konuyu, Orson Welles’e de gereken saygıyı göstererek burada kapatalım.

Orson Welles

Bizim Türkçe mi?

Türk Dil Kurumu’nun 2005 Türkçe Sözlüğünde, kökenlerine göre yabancı sözcüklerdeki ilk 10 dil ve kullandığımız sözcük sayısı şöyle:

Arapça – 6463
Fransızca – 4974
Farsça – 1374
İtalyanca – 632
İngilizce – 538
Yunanca – 399
Latince – 147
Almanca – 85
Rusça – 40
İspanyolca – 36

Bazı örneklerle konuyu süsleyelim ki azıcık şaşıralım, a bunun da mı kökeni Türkçe değilmiş diyelim.
Domates, sardalya, sübye, tarator, maça ve kupa, Rumca’dan;
Dekan, doçent, dübel, kuruş, otopark, revir, trafo, şablon, Almanca’dan;
Cunta, fisto, kadastro, kanarya, palavra, papel, sigara, tabaka, İspanyolca’dan;
Balina, bomba, damacana, dümen, fabrika, fırtına, güverte, iskele, izbandut, karga, korna, lokanta, numara, reçete, peçe, pastane, pırlanta, pirzola, piyasa, poğaça, postane, pusula, racon, salça, sedye, tavla, tabela, tornavida, tulumba, vardiya, volta, zebra, İtalyanca’dan;
Anahtar, bezelye, budala, enginar, gübre, halat, güğüm, fidan, fistan, ıhlamur, iskemle, ızgara, kavanoz, kestane, kiremit, kundak, kutu, manav, mandıra, marul, maydanoz, papatya, paspal, pırasa, pide, semer, sınır, takunya, temel, tırpan, tuğla, yulaf ve neredeyse tüm balıkların ve diğer kabukluların isimleri, Yunanca’dan dilimize yerleşmiş.

Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce’den geçenler ise zaten kendilerini belli ediyorlar, müsaadenizle onları hiç kurcalamayalım.